1.gün - Vilnius: Dilekler, kehribar ve bir zincir
Vilnius’a Şafak kapısı’ndan girdik. Surlarla çevrili şehirden ayakta kalan tek kapı… 15. yüzyıldan bugüne sessizce bekleyen bir eşik. Şehir daha ilk anda şunu fısıldıyor: “Ben küçük olabilirim ama hikayem büyük.”
Katedral meydanı’ndaki mucize taşı üzerinde dönüp dilek tutarken 23.8.1989’u düşünmemek imkansız. Sovyetlerden bağımsızlık için 600 kilometrelik insan zinciri… Tam 2 milyon insan el ele. Taşın altındaki dilek mi güçlüydü, yoksa o zincirin ruhu mu, karar veremedim.
Gediminas’ın rüyasında gördüğü tepeye kurulan kalesi, paganlar tarafından katledilen yedi rahip ve onların anısına 1989’da yükselen Üç haç anıtı… Vilnius tarihi rüya ile direnişi aynı cümlede buluşturuyor.
St. Anne kilisesi’nde kullanılan 35 farklı tuğla, nehrin öte yakasındaki Užupis cumhuriyeti’nin 41 maddelik anayasası… “Herkesin mutlu olmaya hakkı vardır” yazısı duvarda, hayat ise sokakta akıyor. Gelin-damat fotoğraflarıyla süslenen sokaklarda bohem bir cumhuriyet.
Ve tabii ki kehribar… Hediyelik değil sanki cepte taşınan küçük bir enerji kaynağı.
2.gün – Riga: Kediler, kuleler ve özgürlük
Riga old town’da yürürken şehir insanı yukarı baktırıyor. St. Peter kilisesi’nin kulesi, yıldırımlar, ustabaşı efsaneleri ve sonunda şehri en iyi izleyebileceğiniz nokta.
Kara kafalılar evi, tüccarların gücü; Üç kardeş evleri mimarinin aile albümü gibi. Bir de kediler var… İki tüccarın loncaya alınmayınca çatıya yaptırdığı kedi heykelleri bugün Riga’nın sembolü.
1935’te yapılan Özgürlük anıtı önünde durup üç yıldızın temsil ettiği bölgeleri dinlerken bu coğrafyada özgürlüğün ne kadar bedelli olduğunu bir kez daha hissediyorsunuz.
Art nouveau’nun en güzel hali Alberta caddesi’nde, ruhu ise sokaklarda. Kvass içeceği beklentilerimi karşılamadı ama Riga balsamı (acı ve tatlı) bavula girmeyi başardı.
3. gün – Tallinn: Orta çağ ve e-devlet aynı karede
Estonya sadece 1,3 milyon nüfuslu ama dijitalde dev bir ülke. E-vatandaşlık kavramını burada sadece duymuyor, hissediyorsunuz.
Tallinn old town’un arnavut kaldırımları, 1400’lü yıllardan kalma surlar, Viru kapısı ve dev efsaneleri… Avrupa’nın hala çalışan en eski eczanesi (600 yıllık!) ile orta çağ belediye binası yan yana.
İşkence müzesi ürpertici ama öğretici. UNESCO listesindeki şehir surları ise zamana meydan okur gibi.
4. gün – Helsinki: Beyaz zambaklar ve somon
Finlandiya sadeliğin estetikle buluştuğu yer. Senato meydanı, Helsinki katedrali, Uspenski’nin kırmızısı…
Botla Suomenlinna’ya geçerken deniz başka bir dil konuşuyor. Kaupattori’de yenen somon balığı, Esplanadi park’ta yürüyüş ve Atheneum’da sanat… Helsinki sessiz ama çok şey anlatıyor.
5. gün – Stockholm: Tarih, sinema ve müze cenneti
Kanlı ev’in hikayesi tüyler ürpertici. Nobel barış müzesi insanın içini aydınlatıyor.
1974’te Tuncel Kurtiz’in Otobüs filminin çekildiği ve yasaklandığı meydanı görmek İsveç sokaklarında beklenmedik bir Türkiye izi.
Vasa müzesi, Skansen açık hava müzesi ve evet… karma lavabolar. Stockholm şaşırtmayı seviyor.
6. & 7. gün – Norveç: Doğa dersini veriyor
Flam treni ile Naeroyfjord… Dağ, göl, orman… Doğa burada sadece manzara değil, başrolde.
Bergen’de renkli Bryggen evleri, balık pazarı, Floyen Dağı ve yedi dağ efsanesi.
Ertesi gün Stavanger… Deniz altından geçen tüneller, iki gemi yolculuğu ve Pulpit rock. Yağmur altında 8 km tepeye tırmanma, Norveç pançosu ve finalde somon ziyafeti. Yorgunluk? Unutuldu.
8. gün – Kopenhag: Bisiklet, su ve masallar
Musluktan su içilebilen bir şehir. Nyhavn’da renkli evler, Mermer kilise, Amalienborg, Kastellet ve tabii ki Küçük deniz kızı.
Özgür şehir Christiania’da kurallar farklı: koşmak yok, ıslık yok, ani hareket yapmak yok. Avrupa Birliği’nden çıkış bile burada başka bir deneyim.
9. gün – Hamburg: Mini dünya, büyük şehir
Steintordamm’da Türkçe tabelalar, Rathaus, St. Nikolai ve St. Michaelis.
Ama asıl yıldız Miniatur Wunderland. Dünyayı küçültüp hayranlığı büyüten bir yer. Burada alınan minik hediyelerle gün tamamlandı. Akşam ise elbette Reeperbahn.
10. & 11. gün – Hollanda: Kanallar ve kalabalıklar
Giethoorn 13. yüzyıldan kalma 170 tahta köprülü bir masal köyü. “Hollanda’nın Venedik’i” unvanını sonuna kadar hak ediyor.
Amsterdam’da kalabalıklar, patates, Red light sokakları, Peep show ve Casa rosso’nun ıslak sürprizleri.
Son gün Dam meydanı, Rijksmuseum, Begijnhof ve Rembrandtplein… Şehir yoruyor ama bırakmıyor.
Son söz
Bu tur bana şunu öğretti: Kuzey Avrupa sadece düzen, doğa ve mimari değil; aynı zamanda direniş, özgürlük ve hayal gücü. Dokuz ülke gezdim ama hepsinden tek bir valizle döndüm. İçinde bolca hikaye vardı.
Bir başka yolculukta görüşmek ümidiyle…










