Logo

Logo

14 Ocak 2026 Çarşamba

Down aging: Yaşlanmayı yavaşlatmak değil, hayatı hafifletmek

Bir sabah aynaya bakıyorsun.
Saçlar aynı, yüz aynı…
Ama iç ses şöyle diyor:

“Ben eskisi kadar yaşlı hissetmiyorum.”

İşte bu hissin adı: Down aging.

Ne “gençleşme” takıntısı, ne de zamanı durdurma hayali.

Down aging yaşla olan ilişkimizi yeniden tanımlama cesareti.


Down aging nedir?

Down aging biyolojik yaşı geriye alma iddiası değil.
Psikolojik, sosyal ve yaşam tarzı açısından yaşın üzerimizdeki ağırlığını azaltma yaklaşımı.

Kısaca:

Yaş alırken hafiflemek.

Daha az “-meli/-malı”, daha çok “istemek”.


Neden şimdi bu kadar konuşuluyor?

Çünkü klasik senaryo çatırdıyor:

  • “Bu yaştan sonra…”

  • “Artık bana yakışmaz…”

  • “Gençler yapsın…”

Yeni kuşak yaşlanmak istemiyor, ama yaş almaktan da korkmuyor.

Down aging tam burada devreye giriyor: Yaş var ama kalıp yok.


Down aging’in günlük hayattaki halleri

  • 🎒 40’ında yeni bir eğitime başlamak

  • 🧠 “Ben buyum” demek yerine “Ben değişebilirim” demek

  • 👟 Rahat ayakkabıyı şıklığın önüne koymak

  • 🎨 Hobi edinmeyi ertelememek

  • 😄 Kendinle daha az, hayatla daha çok kavga etmek

Genç görünmek değil, daha canlı hissetmek.


Down aging ≠ Yaşı inkar etmek

Önemli bir ayrım: Down aging yaşını saklamak değil; yaşınla barışmak.

Kırışıklıklar var, evet.
Ama deneyim de var.
Enerji azalabilir, ama seçicilik artar.

Bu bir kayıp değil, bir optimizasyon.


İş hayatında down aging

Down aging kariyerde de kendini gösteriyor:

  • Unvan yerine anlam aramak

  • Daha az toplantı, daha net karar

  • “Hep böyleydi” yerine “Başka nasıl olabilir?”

  • Çok çalışmak değil, akıllı çalışmak

Tecrübe + merak = en güçlü kombinasyon.


Peki down aging nasıl pratik edilir?

Küçük ama dönüştürücü alışkanlıklarla:

  • ⏳ Zamanı doldurmak yerine seç

  • 🧩 “Yeni” olanla temasını kesme

  • 💬 İç sesini yumuşat

  • 🛑 Her şeye yetişmeye çalışma

  • 🎯 Kendin için çıtayı başkaları koymasın

Down aging bir diyet değil, bir bakış açısı.


Asıl gençlik nerede?

Belki de gençlik; daha hızlı koşmakta değil, gereksiz yükleri taşımamakta.

Down aging bize şunu söylüyor:

“Yaş aldıkça ağırlaşmak zorunda değilsin.”


Kapanış

Bir sonraki doğum gününde kendine şu soruyu sor:

“Bu yıl benden ne eksilsin?”

Cevap gerçek gençliği başlatabilir.


13 Ocak 2026 Salı

Dijital vicdan: İnternetteyken de “insan” kalabilmek

Bir gönderiyi paylaşmadan önce duraksadığın oldu mu?
Bir yorumu yazıp sonra sildiğin?
“Beğenirsem yanlış anlaşılır mı?” diye düşündüğün?

İşte tam o anda dijital vicdanın konuşuyordur.

TDK’nın 2025 yılının kelimesi olarak seçtiği “Dijital vicdan” teknoloji çağında sadece ne yapabildiğimizi değil, ne yapmamız gerektiğini de sorgulayan yeni bir pusula.


Dijital vicdan nedir?

En sade haliyle:

Dijital vicdan çevrim içi ortamlarda etik, empatik ve sorumlu davranma bilincidir.

Yani:

  • Paylaşırken düşünmek

  • Yorum yaparken insanı unutmamak

  • İzlerken, tıklarken, yayarken sorumluluk almak

Offline’daki değerlerin online dünyada da geçerli olması.


Neden şimdi? Neden 2025?

Çünkü artık:

  • Algoritmalar kararlarımızı etkiliyor

  • Yapay zeka içerik üretiyor

  • Yanlış bilgi saniyeler içinde yayılıyor

  • Linç kültürü bir “tık” uzağında

Ve şu gerçekle yüz yüzeyiz:

Teknoloji hızlandı ama vicdan aynı hızda güncellenmedi.

TDK’nın bu kelimeyi seçmesi bir tanım değil, toplumsal bir hatırlatma.


Dijital vicdan nerelerde test ediliyor?

Günlük hayatta sandığımızdan daha sık:

  • 🧠 Doğruluğundan emin olmadığın bir haberi paylaşırken

  • 💬 Sinirliyken yazdığın bir yorumda

  • 🤖 Yapay zekadan aldığın içeriği sahiplenirken

  • 👀 Başkasının mahremiyetini ihlal eden bir videoyu izlerken

Her biri küçük gibi görünen ama büyük etkiler yaratan anlar.


“Kimse görmüyorsa” bile…

Dijital dünyanın en tehlikeli yanı şu:

“Nasıl olsa kimse yüzüme bakmıyor.”

Oysa dijital vicdan tam da burada devreye giriyor.
Görülmediğimizde değil, görülmediğimizi sandığımızda kim olduğumuz önemli.


Dijital vicdan = Dijital yavaşlama mı?

Hayır.
Dijital vicdan teknolojiden kaçmak değil; teknolojiyle bilinçli ilişki kurmak.

Daha az paylaşmak değil, daha anlamlı paylaşmak.
Daha sessiz olmak değil, daha sorumlu konuşmak.


Peki dijital vicdan nasıl geliştirilir?

Küçük ama güçlü sorularla:

  • “Bunu paylaşmam kime ne hissettirir?”

  • “Bu bilgi doğru mu, yoksa sadece hızlı mı?”

  • “Biri bunu bana yapsa ne hissederdim?”

  • “Bu içerik dünyaya ne katıyor?”

Dijital vicdan bir ayar değil, bir pratik.


Gelecek teknolojide değil, tutumda

Geleceği belirleyecek olan sadece:

  • Daha akıllı sistemler

  • Daha hızlı ağlar

  • Daha gelişmiş yapay zekalar değil

Asıl farkı yaratacak olan:

Bu gücü nasıl kullandığımız.

Belki de 2025’in kelimesi bu yüzden “dijital vicdan”.
Çünkü bize şunu hatırlatıyor:

Online dünyada da insan kalmak mümkün.


Kapanış

Bir sonraki paylaşımda, yorumda, tıklamada durup düşün:

“Bu davranışım benim dijital vicdanımla uyumlu mu?”

Cevap dijital dünyadaki izimizi tanımlıyor olabilir.

Phubbing: Yanımdasın ama yok gibisin 📱👀

Bir masada oturuyorsunuz. Kahve sıcak, sohbet başlayacak gibi…
Ama sonra o tanıdık hareket geliyor:
Telefon hafifçe elin içine kayıyor, ekran açılıyor, baş aşağı eğiliyor.

Karşındaki hala orada.
Ama sen artık başka bir yerdesin.

İşte bu anın bir adı var: Phubbing.


Phubbing nedir?

Phubbing phone ve snubbing kelimelerinin birleşiminden oluşur.
Yani:

Karşındaki kişiyi telefonunla görmezden gelmek.

Toplantıda, akşam yemeğinde, arkadaş buluşmasında, hatta en yakın ilişkilerde…

Fiziksel olarak yan yana olsak da zihinsel olarak ekranın içindeyiz.


Hepimiz biraz phubber’ız

“Ben yapmıyorum” deme refleksi geldiyse…
Muhtemelen yapıyorsundur 😄

  • Bildirim sesi gelince göz kaçırmak

  • “Bir saniye” deyip 10 dakika kaybolmak

  • Sohbetin ortasında sosyal medyada gezinmek

Bunların hepsi küçük gibi görünen ama ilişkilerde mikro kopuşlar yaratan davranışlar.

Ve kötü haber şu:
Phubbing çoğu zaman kasıtlı değil, otomatik.


Neden bu kadar kolay phub’lıyoruz?

Çünkü telefonlar:

  • 🎯 Dopamin vaat ediyor

  • ⚡ Anında uyarı sunuyor

  • 🧠 Beyne “önemli bir şey kaçırıyorsun” hissi veriyor

Yani mesele görgüsüzlük değil; dikkatin kolonize edilmesi.

Ama sonuç değişmiyor:

“Benimle konuşurken başka bir şey daha önemli.”


Phubbing’in görünmeyen bedeli

Araştırmalar diyor ki:

  • Phubbing ilişki doyumunu düşürüyor

  • Güven duygusunu zedeliyor

  • “Değer görmeme” hissini tetikliyor

Ve en tehlikelisi:

Normalleşiyor.

Bir süre sonra kimse itiraz etmiyor.

Sadece herkes biraz daha yalnız hissediyor.


Peki çözüm ne? Telefonu atmak mı?

Hayır.
Ama bilinçli sınırlar koymak mümkün.

Küçük ama etkili “anti-phubbing” alışkanlıkları:

  • 📵 Sohbette telefonu ekranı aşağı bakacak şekilde masaya koy

  • ⏱ “5 dakika sadece buradayım” niyetiyle konuş

  • 👀 Biri konuşurken ekrana değil, gözüne bak

  • 🤝 Toplantılarda “telefon molası”nı baştan belirle

Mükemmel olmak değil, farkında olmak yeterli.


Phubbing bir davranıştan fazlası

Phubbing bize şunu soruyor:

“Şu anda gerçekten neredesin?”

Aynı odada olmak yetmiyor artık.
Zihinsel olarak da orada olmak gerekiyor.

Belki de gerçek lüks; daha hızlı internet değil, bölünmeyen dikkat.


Kapanış sorusu

Bir sonraki sohbette kendine şunu sor:

“Şu an karşımda kim var, yoksa elimde ne var?”

Cevap ilişkilerimizin geleceğini söylüyor olabilir.

6 Ocak 2026 Salı

2025 hedeflerimle yüzleşme: Tamamlananlar, yarıda kalanlar ve cesur bir eksik 🎯

Bazı yıllar vardır; yaşanır, biter ve geride sadece anılar bırakır. Bazı yıllar ise insanı dönüştürür. 2025 benim için 2. gruptaydı. Yılın başında önüme koyduğum hedef listesi bugün dönüp baktığımda yalnızca yapılmış işler değil; kim olmak istediğime dair verdiğim sözlerin bir dökümü gibi duruyor.

Bu yazı işte o listenin hikayesi. Tamamladıklarım, kısmen tamamlayabildiklerim ve ertelediklerimle birlikte… Çünkü her hedef, gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, mutlaka bir şey öğretir.

🟢 Tamamladıklarım: Disiplinin sessiz zaferleri

2025’in en güçlü tarafı istikrar oldu. İstanbul’da yeni bir daireye taşınmak sadece bir adres değişikliği değil; hayatın temposunu yeniden ayarlamak anlamına geliyordu. Küçükçekmece Blue Lake sitesinde başlayan bu yeni dönem günlük rutinlerden zihinsel ferahlığa kadar pek çok şeyi etkiledi.

Bu yıl bedenime ve zihnime düzenli olarak yatırım yaptım. Haftanın en az beş günü spor yapmak (yüzme & fitness & koşu) ve beslenme alışkanlığımda bazı düzenlemelere gitmek, hafta sonları İngilizce öğrenimine zaman ayırmak & belgesel izlemek, her gün iş dünyası ve İK alanındaki içerikleri takip etmek, hafta içi her gün gelişim amaçlı video izlemek / podcast dinlemek & haber bültenlerini takip etmek & çeşitli köşe yazılarını okumak… Bunlar takvimde küçük görünen ama yıl sonunda büyük fark yaratan alışkanlıklardı.

Toplum önünde yapılan 16 eğitim / atölye / konuşma ve çeşitli derneklerde (PERYÖN & İKMD & Fütüristler Derneği) aktif üyeliğime devam etmem konfor alanının gerçekten nerede bittiğini gösterdi. Workation haftaları, yurtiçi ve yurtdışı kültür turları ise bana şunu hatırlattı: Üretkenlik sadece masa başında ölçülmez.

Sosyal etkinliklerde yer almak, aile ve akraba bağlarını ihmal etmemek, çevremdeki insanlar için arada hoş sürprizler yapmak, kıyafet ve kitap bağışı yapmak, sağlık kontrollerini tamamlamak (check-up & diş hekimi), finansal esenliği sürdürmek (MONAY uygulaması), hayat sigortası başlatmak, "Oksijen" yıllık abonesi olmak, mobil telefonumda numara temizliği yapmak ve hatta bir su sebili almak bile… Hepsi hayatın farklı alanlarında “ihmal etmeden ilerleyebilmenin” mümkün olduğunu kanıtladı.

Ve elbette Galatasaray’ın 25. şampiyonluğunu tribünde yaşamak ve Monaco'da Sampiyonlar Ligi maç turuna katılmak… Bazı hedefler vardır, ölçülmez; sadece hissedilir.


🟡 Kısmen tamamlayabildiklerim: Niyet var, sürdürülebilirlik zor

Bazı hedefler vardı ki yıl boyunca benimle geldi ama beklediğim kadar istikrarlı ilerlemedi. Blogda haftada iki yazı hedefi, okunması hedeflenen kitap sayısı, sabah egzersizleri ve sosyal sermayeye daha fazla yatırım yapmak…

Bunlar bana şunu öğretti:

Bir hedefi sevmek başka, onu her gün yaşamak başka.

Yine de bu maddeleri başarısızlık hanesine yazmak haksızlık olur. Çünkü eksik kalan her adım neyin zorladığını daha net görmemi sağladı. İstanbul’da yıl boyu 7 kültürel mekan keşfetmek hedefin bir adım gerisinde kalmak gibi görünse de yaşadığım şehirle yeniden bağ kurmak için önemli bir adımdı.


🔴 Tamamlayamadığım: Bilinçli bir erteleme

Listede tek bir kırmızı madde var: otomobil satın almak.

Bu hedefin gerçekleşmemesi aslında bir eksiklikten çok bilinçli bir tercih oldu. Finansal öncelikler, yaşam tarzı ve ihtiyaçlar yeniden tartıldı. Ve bu madde listenin en dürüst satırlarından biri olarak kaldı.

Bazen bir hedefi tamamlamamak kendine şunu söylemektir: “Şu an değil.”


🧠 Bu listenin bana öğrettikleri

2025 hedef listesi bana şunu net şekilde gösterdi:

  • Disiplin motivasyondan daha güçlü

  • Küçük alışkanlıklar büyük dönüşümler yaratıyor

  • Her hedef tamamlanmak zorunda değil; anlaşılmak zorunda

Bu liste bir performans raporu değil; kendimle yaptığım açık ve dürüst bir yıl sonu özdeğerlendirmesi.

Eğer sen de geçen yılın sonunda hedef listene bakıp karışık duygular hissediyorsan bu yazı sana şunu söylesin: Doğru yoldasın. Önemli olan liste değil; o listeyle kurduğun ilişki.


4 Ocak 2026 Pazar

Kuzey avrupa turu: Dokuz ülke, tek valiz, sayısız hikaye

Bazı yolculuklar vardır; takvim yapraklarından silinmez, ayak izleri sadece sokaklarda değil insanın içinde de kalır. 3-14.8.24 tarihleri arasında Eyobus ile çıktığım Kuzey avrupa turu tam olarak böyle bir yolculuktu. Peş peşe dokuz ülke, onlarca şehir, yüzlerce anı… Bu yazı bir gezi rehberinden çok bir yol günlüğü. Bazen bir efsane, bazen yağmur altında ıslanan bir panço, bazen de beklentileri karşılamayan bir içecek tadı.


1.gün - Vilnius: Dilekler, kehribar ve bir zincir

Vilnius’a Şafak kapısı’ndan girdik. Surlarla çevrili şehirden ayakta kalan tek kapı… 15. yüzyıldan bugüne sessizce bekleyen bir eşik. Şehir daha ilk anda şunu fısıldıyor: “Ben küçük olabilirim ama hikayem büyük.”

Katedral meydanı’ndaki mucize taşı üzerinde dönüp dilek tutarken 23.8.1989’u düşünmemek imkansız. Sovyetlerden bağımsızlık için 600 kilometrelik insan zinciri… Tam 2 milyon insan el ele. Taşın altındaki dilek mi güçlüydü, yoksa o zincirin ruhu mu, karar veremedim.

Gediminas’ın rüyasında gördüğü tepeye kurulan kalesi, paganlar tarafından katledilen yedi rahip ve onların anısına 1989’da yükselen Üç haç anıtı… Vilnius tarihi rüya ile direnişi aynı cümlede buluşturuyor.

St. Anne kilisesi’nde kullanılan 35 farklı tuğla, nehrin öte yakasındaki Užupis cumhuriyeti’nin 41 maddelik anayasası… “Herkesin mutlu olmaya hakkı vardır” yazısı duvarda, hayat ise sokakta akıyor. Gelin-damat fotoğraflarıyla süslenen sokaklarda bohem bir cumhuriyet.

Ve tabii ki kehribar… Hediyelik değil sanki cepte taşınan küçük bir enerji kaynağı.

2.gün – Riga: Kediler, kuleler ve özgürlük

Riga old town’da yürürken şehir insanı yukarı baktırıyor. St. Peter kilisesi’nin kulesi, yıldırımlar, ustabaşı efsaneleri ve sonunda şehri en iyi izleyebileceğiniz nokta.

Kara kafalılar evi, tüccarların gücü; Üç kardeş evleri mimarinin aile albümü gibi. Bir de kediler var… İki tüccarın loncaya alınmayınca çatıya yaptırdığı kedi heykelleri bugün Riga’nın sembolü.

1935’te yapılan Özgürlük anıtı önünde durup üç yıldızın temsil ettiği bölgeleri dinlerken bu coğrafyada özgürlüğün ne kadar bedelli olduğunu bir kez daha hissediyorsunuz.

Art nouveau’nun en güzel hali Alberta caddesi’nde, ruhu ise sokaklarda. Kvass içeceği beklentilerimi karşılamadı ama Riga balsamı (acı ve tatlı) bavula girmeyi başardı.

3. gün – Tallinn: Orta çağ ve e-devlet aynı karede

Estonya sadece 1,3 milyon nüfuslu ama dijitalde dev bir ülke. E-vatandaşlık kavramını burada sadece duymuyor, hissediyorsunuz.

Tallinn old town’un arnavut kaldırımları, 1400’lü yıllardan kalma surlar, Viru kapısı ve dev efsaneleri… Avrupa’nın hala çalışan en eski eczanesi (600 yıllık!) ile orta çağ belediye binası yan yana.

İşkence müzesi ürpertici ama öğretici. UNESCO listesindeki şehir surları ise zamana meydan okur gibi.

4. gün – Helsinki: Beyaz zambaklar ve somon

Finlandiya sadeliğin estetikle buluştuğu yer. Senato meydanı, Helsinki katedrali, Uspenski’nin kırmızısı…

Botla Suomenlinna’ya geçerken deniz başka bir dil konuşuyor. Kaupattori’de yenen somon balığı, Esplanadi park’ta yürüyüş ve Atheneum’da sanat… Helsinki sessiz ama çok şey anlatıyor.

5. gün – Stockholm: Tarih, sinema ve müze cenneti

Kanlı ev’in hikayesi tüyler ürpertici. Nobel barış müzesi insanın içini aydınlatıyor.

1974’te Tuncel Kurtiz’in Otobüs filminin çekildiği ve yasaklandığı meydanı görmek İsveç sokaklarında beklenmedik bir Türkiye izi.

Vasa müzesi, Skansen açık hava müzesi ve evet… karma lavabolar. Stockholm şaşırtmayı seviyor.

6. & 7. gün – Norveç: Doğa dersini veriyor

Flam treni ile Naeroyfjord… Dağ, göl, orman… Doğa burada sadece manzara değil, başrolde.

Bergen’de renkli Bryggen evleri, balık pazarı, Floyen Dağı ve yedi dağ efsanesi.

Ertesi gün Stavanger… Deniz altından geçen tüneller, iki gemi yolculuğu ve Pulpit rock. Yağmur altında 8 km tepeye tırmanma, Norveç pançosu ve finalde somon ziyafeti. Yorgunluk? Unutuldu.

8. gün – Kopenhag: Bisiklet, su ve masallar

Musluktan su içilebilen bir şehir. Nyhavn’da renkli evler, Mermer kilise, Amalienborg, Kastellet ve tabii ki Küçük deniz kızı.

Özgür şehir Christiania’da kurallar farklı: koşmak yok, ıslık yok, ani hareket yapmak yok. Avrupa Birliği’nden çıkış bile burada başka bir deneyim.

9. gün – Hamburg: Mini dünya, büyük şehir

Steintordamm’da Türkçe tabelalar, Rathaus, St. Nikolai ve St. Michaelis.

Ama asıl yıldız Miniatur Wunderland. Dünyayı küçültüp hayranlığı büyüten bir yer. Burada alınan minik hediyelerle gün tamamlandı. Akşam ise elbette Reeperbahn.

10. & 11. gün – Hollanda: Kanallar ve kalabalıklar

Giethoorn 13. yüzyıldan kalma 170 tahta köprülü bir masal köyü. “Hollanda’nın Venedik’i” unvanını sonuna kadar hak ediyor.

Amsterdam’da kalabalıklar, patates, Red light sokakları, Peep show ve Casa rosso’nun ıslak sürprizleri.

Son gün Dam meydanı, Rijksmuseum, Begijnhof ve Rembrandtplein… Şehir yoruyor ama bırakmıyor.


Son söz

Bu tur bana şunu öğretti: Kuzey Avrupa sadece düzen, doğa ve mimari değil; aynı zamanda direniş, özgürlük ve hayal gücü. Dokuz ülke gezdim ama hepsinden tek bir valizle döndüm. İçinde bolca hikaye vardı.

Bir başka yolculukta görüşmek ümidiyle…

3 Ocak 2026 Cumartesi

Ahtapot organizasyonlar: Çok kolu olan ama tek beyinle yönetilmeyen şirketler 🐙🏢

Bir düşün:

  • Bir kol pazarlamada

  • Bir kol satışta

  • Bir kol IT’de

  • Bir kol İnsan Kaynakları'nda

  • Bir kol da “acil işler”de

Ama hepsi aynı anda, birbiriyle haberleşerek ve merkezden komut beklemeden hareket ediyor.

İşte bu yapıya modern iş dünyasında giderek daha sık verilen bir isim var: Ahtapot organizasyonlar.


🧠 Ahtapot organizasyon nedir?

Ahtapot organizasyon merkeziyetçiliği minimumda tutan; yetkiyi, bilgiyi ve inisiyatifi tek bir kafada değil, tüm kollara dağıtan organizasyon modelidir.

Bu yapılarda:

  • Kararlar tek bir üst yöneticiye takılmaz

  • Ekipler kendi alanlarında otonomdur

  • Bilgi yukarıdan aşağıya değil, yatay ve anlık akar

Kısacası:

Merkez düşünür ama kollar karar verir.


🐙 Neden ahtapot?

Çünkü ahtapotlar:

  • Aynı anda birden fazla işi yönetebilir

  • Tehlike anında refleksle hareket eder

  • Bir kol zarar görse bile yoluna devam eder

  • Beyinleri sadece kafalarında değil, kollarındadır

Modern organizasyonlar için bundan daha iyi bir metafor zor bulunur.


💥 Klasik hiyerarşi vs. ahtapot organizasyon

Klasik yapı der ki:

“Sorunu yönetime iletelim.”

Ahtapot yapı der ki:

“Sorunu fark eden çözer.”

Klasik yapı:

  • Onay bekler

  • Zincirleme gecikir

  • Değişime dirençlidir

Ahtapot yapı:

  • Hızlı karar alır

  • Deneyerek öğrenir

  • Değişimi normal kabul eder


🚀 Neden geleceğin organizasyon modeli?

Çünkü dünya artık:

  • Hızlı ⚡

  • Belirsiz 🌫️

  • Karmaşık 🧩

  • Sürekli değişen 🔄

Bu dünyada tek merkezli karar mekanizmaları darboğaz yaratır. Ahtapot organizasyonlar ise belirsizlikte yüzmeyi bilir.


🧩 Ahtapot organizasyonların ortak özellikleri

  • 🎯 Amaç netliği (Herkes neden orada olduğunu bilir)

  • 🤝 Yüksek güven kültürü

  • 🧠 Dağıtık liderlik

  • 🔄 Hızlı geri bildirim döngüleri

  • 🧪 Deneme–yanılmaya tolerans

Bu yapılar “hata yapma lüksü” değil, öğrenme alanı sunar.


⚠️ Her şirket ahtapot olamaz

Ahtapot organizasyon kulağa havalı gelse de herkese uymaz.

🚫 Şu koşullar yoksa zorlanır:

  • Net hedefler

  • Şeffaf iletişim

  • Psikolojik güvenlik

  • Güçlü ortak değerler

Aksi halde ortaya çıkan şey:

Çok kollu ama kontrolsüz bir kaos olur.


🌱 Küçük bir ahtapot olmak mümkün mü?

Evet. Başlamak için:

  • Ekiplerin karar alanlarını genişlet

  • “Bunu kime soralım?” yerine “Bunu kim çözebilir?” diye sor

  • Mikro yönetimi bırak

  • Hataları cezalandırma, görünür kıl

Unutma:

Ahtapot olmak bir yapıdan çok bir zihniyet meselesidir.


Son söz: Tek kafa ile değil, çok akılla

Geleceğin organizasyonları:

  • Daha az emir

  • Daha çok güven

  • Daha az kontrol

  • Daha çok sorumluluk

üzerine kurulacak.

Belki de doğru soru şudur:

Şirketiniz bir piramit mi, yoksa yüzmeye hazır bir ahtapot mu?


28 Aralık 2025 Pazar

Hot-take dating: Cesur fikirlerle aşkı yeniden tanımlamak 🔥💬

Online dating dünyasında herkes aynı cümleleri kuruyor:

“Merhaba, nasılsın?”
“Boş zamanlarında ne yaparsın?”
“Kahve mi, çay mı?”

Peki ya biri çıkıp daha ilk mesajda şunu söylese:

Hot take: Ruh eşi diye bir şey yok, doğru zamanda gösterilen emek var.

İşte tam bu noktada sahneye yeni bir flört trendi çıkıyor: Hot-take dating.


🔍 Hot-take dating nedir?

Hot-take genelde iddialı, tartışmaya açık ve duyanı bir an durduran fikirler için kullanılır.

Hot-take dating ise flörtte:

  • Güvenli klişeleri bırakmayı,

  • Kişiliğini ilk andan itibaren ortaya koymayı,

  • “Herkes gibi” değil, “kendin gibi” olmayı seçmektir.

Yani mesele karşı tarafı etkilemekten çok şudur:

“Ben böyle düşünüyorum. Sen ne düşünüyorsun?”


💥 Neden bu kadar etkili?

Çünkü modern dating dünyasında asıl kıt olan şey:

  • Samimiyet ❌

  • Cesaret ❌

  • Fikir ❌

Hot-take kullanan biri ise daha ilk mesajda şunu söyler:

“Benim bir duruşum var.”

Bu da karşı tarafta üç güçlü etki yaratır:

1) Merak uyandırır

2) Sohbeti başlatır

3) Duygusal filtrelemeyi hızlandırır (Boşa vakit yok!)


🧠 Hot-take dating = Mini kişilik testi

Etkili bir hot-take şuna yarar:

  • Senin değerlerini gösterir

  • Karşı tarafın zihinsel esnekliğini ölçer

  • Uyum ihtimalini erkenden ortaya çıkarır

Örnek:

Hot take: "İlişki kendiliğinden yürür" diyenler genelde yürütmek istemeyenlerdir.

Bu cümleye verilen cevap karşındaki kişinin ilişkiye bakışını ele verir.


🔥 Flörtte kullanılabilecek hot-take örnekleri

💬 Hafif ve eğlenceli
  • Hot take: İlk buluşmada kahve fazla risksiz.

  • Hot take: "Netflix & chill" aslında ciddi bir kişilik testi.

💡 Düşündüren
  • Hot take: Aşkta reddedilmek değil, belirsizlik daha yıpratıcı.

  • Hot take: Doğru kişi değil, doğru iletişim var.

❤️ Duygusal & cesur
  • Hot take: İnsanlar yalnızlıktan değil, yanlış ilişkilerden yoruluyor.

  • Hot take: Sevgi his değil, davranıştır.


⚠️ İnce ayar: Her hot-take işe yaramaz

Hot-take dating provokasyon ister ama saygıyı kaybetmemelidir.

🚫 Şunlardan kaçın:

  • Aşağılayıcı fikirler

  • Cinsiyetçi genellemeler

  • ‘Ben böyleyim, beğenmiyorsan git’ tonu

🟢 Şunları hedefle:

  • Açık uçlu cümleler

  • Tartışmaya davet eden fikirler

  • “Sen ne düşünüyorsun?” alanı

Unutma: Amaç kazanmak değil, bağ kurmak.


🌱 Hot-take dating’in gizli kazancı

Bu yaklaşımın en güzel tarafı şudur:

Yanlış insanları daha hızlı elersin.

Seni gerçekten anlayan biri:

  • Fikrini savunmana izin verir

  • Katılmasa bile saygı duyar

  • Sohbeti büyütür

Diğerleri ise zaten kendiliğinden elenir. Ve bu bir kayıp değil, zaman kazancıdır.


Son söz: Cesaret çekicidir

Hot-take dating herkes için değildir. Ama kendisiyle barışık, fikri olan ve gerçek bağlantı arayanlar için güçlü bir filtredir.

Bir sonraki eşleşmede şunu dene:

Hot take: Flörtte en seksi şey dürüstlük.

Sonrası zaten sohbet… 😉


21 Aralık 2025 Pazar

Zor yöneticilerle zaman kazanma taktikleri

Özellikle zor yöneticilerle (örn. yüksek ego, düşük sabır, yüksek kontrol ihtiyacı olan profiller için) çalışırken “oyalama” değil, beklentiyi yeniden çerçeveleme ve süreci kontrollü yavaşlatma işe yarar. Aşağıdaki taktikler İK profesyonellerinin sahada en sık kullandığı, yüksek kabul gören ve iz bırakmayan yöntemlerdir;


1) Stratejik netleştirme tuzağı

Zor yöneticiler “hız” ister ama çoğu zaman ne istediğini netleştirmemiştir.

Cümle kalıbı:

“Bunu en doğru şekilde ilerletebilmem için bir noktayı netleştirmek istiyorum…”

Ardından 2-3 kritik soru sor:

  • Öncelik mi, mükemmellik mi?

  • Kısa vadeli mi, kalıcı çözüm mü?

  • Kimleri etkileyecek?

🎯 Kazanç:
Yönetici kendini düşünürken saatler hatta günler kazanırsın.
Psikolojik olarak: “Bu işi ciddiye alıyor” algısı oluşur.


2) Veri & risk kalkanı

Zor yöneticiler genelde sonuçtan sorumlu tutulmaktan korkar.

Cümle kalıbı:

“Bunu hemen yapabiliriz ama olası bir X riskini görmezden gelmiş oluruz. İsterseniz iki senaryo hazırlayayım.”

🎯 Kazanç:

  • “Hemen yap” baskısı → “Bir düşünelim” moduna döner.

  • Senaryolar zaman tamponu yaratır.



3) Yetkiyi ona geri verme tekniği

Kontrol seven yöneticiler karar vermeyi sever, ama kararın yükünü sevmez.

Cümle kalıbı:

“İki alternatif var. Hangisi sizin yaklaşımınıza daha yakın olur?”

🎯 Kazanç:

  • Karar onun olur.

  • Süreç senin kontrolünde yavaşlar.

  • Sonradan fikir değiştirirse sorumluluk geri döner.


4) Takvimle oyalama

Zor yöneticiler genelde takvimlerine saygı duyar.

Cümle kalıbı:

“Bunu haftaya kısa bir checkpoint’le ele alalım mı? O zamana kadar ön çalışmayı tamamlayayım.”

🎯 Kazanç:

  • “Sonra konuşalım” → resmi hale gelir.

  • Araya başka gündemler girer.

  • Konu soğuyabilir.


5) Kurum kalkanı

Bireysel çatışmayı kurumsal çerçeveye taşırsın.

Cümle kalıbı:

“Bu yaklaşımı daha önce X projede denemiştik, aynı çerçevede ilerleyebiliriz.”

🎯 Kazanç:

  • “Ben istemiyorum” demek yerine

  • “Kurum böyle yapıyor” demiş olursun. Zor yöneticiler kuruma karşı daha temkinlidir.


6) Mikro-ilerleme stratejisi

Büyük beklentiyi küçük adımlara böl.

Cümle kalıbı:

“İlk etapta sadece A kısmını yapalım, çıktısına göre devam edelim.”

🎯 Kazanç:

  • Büyük iş → küçük iş gibi algılanır.

  • Süreç doğal olarak uzar.

  • Baskı düşer.


7) Sessiz öncelik değiştirme

Zor yöneticiler “her şey acil” der.

Cümle kalıbı:

“Bunu X ile paralel götürürsek hangisini önceleyelim istersiniz?”

🎯 Kazanç:

  • Seçim yapmak zorunda kalır.

  • Sen değil, o ertelemiş olur.


Altın kural (İK perspektifi)

Zor yöneticilerle zaman kazanmanın sırrı:

Hızı yavaşlatırken niyetini hızlandırıyor gibi göstermektir.  Başarılı bir İK profesyoneli talepleri hızlı cevaplayan değildoğru hızda ve doğru bağlamda yöneten kişidir.

Onlar şunu hissetmeli:

  • “Kontrol bende”

  • “Bu kişi işi sahipleniyor”

  • “Beni zorlamıyor”


20 Aralık 2025 Cumartesi

Hiperüretkenlik: Bir günde 36 saat yaşıyormuş gibi hissettiren yeni nesil tuzak

Hiç “Bugün inanılmaz çalıştım!” diye düşünüp sonra iç sesinizin fısıldayan bir tonda “Ama bu kadar hızlı olmak normal mi” dediğin oldu mu?
İşte tam o noktada hiperüretkenlik devreye giriyor: modern çağın parlak görünen ama gizli maliyeti yüksek üretkenlik illüzyonu.

Hiperüretkenlik özünde “İnsanüstü tempoda çalışıyorum, duramam, durursam düşerim!” psikolojisinin kibar bir adı.


Peki hiperüretkenliğin belirtileri neler?

Karşınızda “Ben değilim ya bu!” deyip bir yandan gülümserken içten içe tokatlanmış hissedebileceğiniz semptom listesi:

🔸 1) 5 dakikalık iş için 7 sekmeli bilimsel çalışma moduna geçmek

“Bir Excel dosyası göndereyim” dersiniz ama kendinizi pivot tablolara, VLOOKUP’lara, üç boyutlu grafiklere dalmış bulursunuz.
Sanki NASA bu dosyayı kullanacak.

🔸 2) Boş kalınca suçluluk duymak

Bir kahve molası verirsiniz ve hemen düşünürsünüz:
“Bir şey unutuyor muyum? Çalışmam gerekmiyor mu? NEDEN MUTLUYUM ŞU AN?”

🔸 3) “Sadece bir işlerime bakıp çıkacaktım” sendromu

Cumartesi sabah 09.00 → “Bir maile bakıp çıkayım.”
Cumartesi akşam 17.00 → Elinizde filtre kahve, gözleriniz kan çanağı, 48 sekme açık…

🔸 4) Bir işi bitirir bitirmez yenisine zıplamak

Kutlama mı?
Kendinizi ödüllendirmek mi?
Asla!
“Tamam bu bitti… sıradaki gelsin!”


Ama neden böyle olduk?

Hiperüretkenlik aslında üç modern tetikleyicinin ortak çocuğu:

🚀 1) Gösteriş kültürü

“Ben bugün 75 mail cevapladım.”
“Ben 3 proje teslim ettim.”
“Ben 4 saat uyudum, full çalıştım.”
Bu cümleler bir anda başarı göstergesine dönüştü.

📱 2) Sürekli erişilebilirlik hali

Telefonumuz “Hadi işe dön” diyen sevimli ama toksik bir ev arkadaşı gibi.

🎯 3) Üretkenlik araçlarının paradoksu

Notion, Asana, Trello, Time-blocking…
O kadar çok verimlilik aracı var ki, bazen araçlar için bile araç gerekiyormuş gibi hissediyoruz.


Hiperüretkenlik neden tehlikeli?

Çünkü görünüşte “çok şey başarmak” gibi dursa da uzun vadede:

  • Tükenmişlik yaratıyor

  • Yaratıcılığı azaltıyor

  • Hayattan alınan keyfi düşürüyor

  • Üretkenliği bile düşürüyor (ironinin alasına bak)

Turbo modunda çalışan bir telefon gibi: hızlı, parlak, etkileyici…
Ama şarj çok hızlı bitiyor.


Peki çözüm?

Köklü bir terapi gerektirmiyor merak etme. Başlamak için küçük hack’ler bile iş görüyor:

🧘 1) “Durmak” pratiği

Boş zaman lüks değil. Şarj kablon.

🗂️ 2) Tek hedef kuralı

Bir anda 8 proje değil, 1 odak.

3) Dinlenmeyi planlamak

Takvime “bir şey yapmama saati” eklemek normaldir.
(Özellikle de hiperüretkenlikten muzdaripsen)

💬 4) Kendine şu soruyu sor:

“Gerçekten yapmam mı gerekiyor, yoksa sadece yapıyor mu olmak istiyorum?”

Bu soru bazen devrim yaratır.


Sonuç: Hiperüretkenlik üretkenlik değildir.

Üretken olmak güzel. Ama hiperüretkenlik?
sürekli hızlı koşan ama nereye gittiğini bilmeyen koşucu sendromu.

Gerçek başarı çoğu zaman hızda değil: denge, netlik ve sürdürülebilirlikte.

Bir günlüğüne frene bas, dünya dönmeye devam ediyor.
Hatta bazen sen durunca daha güzel dönüyor.


14 Aralık 2025 Pazar

Akdeniz kıyısında sarı-kırmızı bir gece: Monaco’da Galatasaray'lı olmak

Bazı seyahatler vardır; bavuldan önce heyecan hazırlanır.

8-10 Aralık 2025 tarihleri arasında çıktığımız Monaco-Galatasaray Şampiyonlar Ligi turu da tam olarak öyleydi. Maç takvimdeydi ama bu yolculuk; Akdeniz, parfüm, tarih, alışveriş ve sarı-kırmızı duygularla dolu gerçek bir hikayeye dönüştü.


📍 8 Aralık | Marsilya’dan Nice’e: Akdeniz’e merhaba

Marsilya havalimanına indiğimiz an Akdeniz havası yüzümüze çarptı.
Burası sadece limanlarıyla değil, dünyanın en iyi Marsilya sabunlarının doğduğu yer olmasıyla da meşhur. Daha ilk dakikada “bu seyahat güzel kokacak” dedik içimizden.

Côte d’Azur otoyolundan Nice’e doğru ilerlerken Akdeniz’in mavi tonları eşliğinde tarihe de kısa bir selam verdik: Korsika adası açıklarında Barbaros Hayrettin Paşa’nın Akdeniz’de bıraktığı izler kulaklarımızda çınladı.

Akşamüstü Nice şehir merkezindeki Novotel’e yerleşirken maç moduna geçtik.
🎗️ Maça özel atkılar dağıtıldı.
Heyecan yükseldi. Bu sadece bir şehir turu değil, bir Galatasaray yolculuğuydu.


📍 9 Aralık | Nice - Èze - Monaco: Parfüm, panoramik manzara ve sarı-kırmızı istila

Güne kahvaltı sonrasında Promenade du Paillon ve Promenade des Anglais boyunca yaptığım keyifli bir yürüyüşle başladım. Deniz, palmiyeler ve sabah güneşi… Nice sabahları gerçekten başka.

Bir sonraki durak: 📸 Villefranche-sur-Mer
Fransa’da milyarderlerin en çok tercih ettiği yarım adalardan biri. Manzara mı? Kartpostal.

Ardından masalsı sokaklarıyla Èze köyü. Burada Fragonard parfüm fabrikasını gezdik.
En çarpıcı bilgi şuydu: 👉 Tek bir parfüm formülü üzerinde 5-8 yıl çalışılabiliyor.
Sabır, emek ve koku… Biraz da kariyer metaforu gibi.

Öğleden sonra Place Massena’da noel pazarı,
📍 Colline du Chateau’dan Nice manzarası,
🚶 Port Lympia boyunca yürüyüş…

Akşam Vieux Nice’te arkadaşlarla yenen keyifli bir akşam yemeğinin ardından artık tek hedef vardı: 🏟️ Stade Louis II - Monaco

Otobüsle Monaco’ya girişte polis eskortu eşliğinde stada ulaştık. Ve sonra olan oldu…

👉 Stadyumu Türkler ele geçirdi.
Maraton tribünü adeta İstanbul’a taşındı. Marşlar, atkılar, sesler…
Bir an için Monaco değil, sanki Aslantepe'deydik.






📍 10 Aralık | Torino üzerinden dönüş: İtalya molasıyla final

Son gün rotayı İtalya’ya çevirdik.
🚌 Nice’ten Torino’ya doğru yola çıktık.

📍 Torino Outlet Village
Alışveriş, öğle yemeği, kahve…
Maçın yorgunluğu yerini keyifli bir kapanışa bıraktı.

Akşam saatlerinde Torino havalimanından İstanbul’a dönüş.
Valizler dolu, telefonlar fotoğraf dolu, ama en önemlisi:
👉 Hikayeler dolu.



✨ Son söz

Bu seyahat bize bir kez daha şunu hatırlattı:
Bazı maçlar skorla, bazı yolculuklar ise anılarla kazanılır.

Monaco-Galatasaray maçı bahane, Akdeniz’den prensliğe uzanan bu hikaye ise şahane bir hatıraydı. 💛❤️